Chapter Text
Taş dünyanın insanları açgözlü bir denizciyi aralarına katıp katmamaları gerektiğini tartışırken bu denizcinin taşlaşmış bedeninin içindeki bilinç tam anlamıyla açık değildi. Ama cansız eşyalar gibi de kapalı denemezdi. Sanki denizle beraber olarak bir bütünlük oluşturan bir geminin sallanışıyla hissedilen yükseliş ve alçalışın oluşturduğu, nefes alan bir göğüsün iniş çıkışına benzer, sinyallerin birer elektrokimyasal uyarı oluşturarak kendini hissettirdiği ancak tepki vermek için yeterince gelişmemiş ve doğmayı bekleyen bir varlığın bilincine benzetilebilirdi. Uyanmaya yeterince hazır, ancak uyanmamak gibi dilekleri de zihninin arkasında bekleyen bir hadise.
Minami neden şımarık bir 'nepo baby'i canlandırmamaları gerektiği hakkında Senku'ya dil dökmekle meşguldü. Bir insanı kötülemek için sayılabilecek her şeyi saymış olabilirdi: kesinlikle lüks olmadan yaşayamaz, büyük ihtimalle tüm kadınları rahatsız eder, şu güne kadar korumayı başardığımız tüm düzeni berbat eder… Senku bunları duydukça daha da meraklandı, bu kadar kötü biri olabilir miydi cidden? İçine bir kurt düştü, her ne kadar bu adama ihtiyaçları olduğunu bilse de. Ancak böyle bir yetenekten feda etmek istemiyordu. Minami'ye ne kadar inanması gerektiğinden de emin değildi.
Hızla edevat çantasını karıştırarak canlandırma formülünü sakladığı şişeyi buldu, ellerinde çok fazla kişiyi canlandırmak için yeterince kalmamıştı. Olabildiğince doğru kararlar vererek kullanmaları gerekiyordu; Senku daha fazla bekleyemeyerek sırıtan bir yüzle Ryusui Nanami denen bu adamın taştan vücudunun üstüne sıvıyı hızla döktü. Etraftaki herkes şok olmuş bir şekilde çığlık attı, Ryusui denen bu adamın ne tür bir gaddar ruha sahip olabileceğini düşünerek titrediler.
Michael Jackson'u kıskandıracak bir havalılıkla çatladı taş, açgözlü kaptan denizin rüzgarını derisinde hissetmeye yavaş yavaş başlarken parmaklarını şıklattı. Disney kötülerine yakışacak bir kahkaha atarken her bir karışı kendisinin keşfine açık olan dünyaya geri gelişini kutlama isteğiyle doldu:
— HA ha! Sonunda geri döndüm. Bu dünyaya bir kez daha sahip olabileceğim, dedi ağzı kulaklarına varan bir gülümsemeyle.
Ryusui mümkün olsaydı; orada, hayatta olmanın, bir daha geri dönebilmiş olmanın verdiği hisle mutluluktan ağlayabilirdi. Her şeyi kaybetmediğinin kanıtı olan hissi etrafı inceleyerek derinleştirdi. Önünde ona bakan insanları görerek ağzını açtı, "Beni canlandıranlar siz misiniz? O zaman size teşekkür olarak bir şeyler sunmalıyım." parmağını şıklatarak, "Kâhyam François'ten bir çek yazmasını isteyeceğim, ne kadar isterseniz!" dedi. Ancak parmak şıklatmasının karşılığında ona gelmesini beklediği sesin sahibinden haber yoktu. Ryusui durumu hızlıca kavradı, tabii ki o kadar boşlukta süzülmek gibi hissettiren zamandan sonra ne Nanami şirketi ne de başka bir şey kalmış olabilirdi.
"Hmm…" diye mırıldandı; garip bir histi artık paranın elinde olmaması, ona ait bir mülkün olmaması. Ama bunun gemiyle hiç avuçlarından geçirip onun eylemediği ufuklarda ilerlemekten bir farkı olacağını düşünmüyordu. Aklından fesat düşünceler geçiriyormuşçasına sırıttı, gerçek değerini kanıtlayabilmek için yeniden hayata dönmüş gibi hissediyordu. “Denizci içgüdülerime göre toplum çökmüş, ve Nanami Şirketi de bununla birlikte kayıplara karışmış, doğru muyum?” diye cevabını bildiği bir soru sordu. Senku adamın durumu kavrama hızını sevdi, gülümseyerek dediğini doğruladı. Ne kadar kötü bir kişiliğe sahip olursa olsun en azından onları isteklerine kavuşturacak yeteneğe sahipti, bu da Senku için fazlasıyla yeterliydi.
—Mülkiyet hakkı düştüğüne göre tüm dünyayı elde edebilirim! Beni canlandırarak çok iyi ettiniz.
Minami bu adamı daha fazla çıplak görmeye dayanamayarak, “İlk önce kıyafetlerini ‘elde etmeye’ ne dersin?” diyerek Yuzuriha’nın Ryusui için dikmiş olduğu kıyafetleri ona uzattı. Ryusui kendisine uzatılan kıyafetleri alırken özür dilercesine eğildi ve minnettar bir şekilde “Ah ne kadar da medeniyetsizce davranmışım afedersiniz, hem de 3 güzel kadının önünde bunu yapmış olmam…” dedi, eline aldığı kıyafetleri hızlıca giydi. Kumaşı alıştığı türden olmasa da en azından cuk oturuyorlardı üstüne, yine de Ryusui daha kaliteli— daha doğrusu tenini rahatsız ederek tarif etmekte zorlandığı kötü bir duyguyu beyninde hissetmesine sebep olmayan— bir kumaşın ihtiyacını hissediyordu. Parayla satın almak istedi.
Cüsseli ve beynindeki birkaç tahtanın yanlış montelendiği belli olan sarışın bir adam, Magma, Ryusui’ye sanki dünyanın en aptalca şeyini söylemiş gibi bakıyordu, “İki mi? Saymayı bildiğine emin misin?” dedi Kohaku'yu göstererek. Ryusui omuzlarını silkip şapkasının ucunu taşlaşma yarasından parıltıvari desenlerle süslenmiş eliyle kaldırdı. Her seferinde aynı şeyi söylemek ve savunmaktan aşırı zevk alıyordu, “Ne demek istiyorsun? Dünyada birçok farklı tipte kadın vardır ancak hepsi istisnasız çok güzeldir. Yanlış mıyım?” dedi kavgaya çağırırmışçasına. Minami iğrenerek Ryusui’ye baktı, Kaptan üstündeki bakışı hissetmiş olsa da farkında değilmiş gibi davrandı. Bir medya muhabiri olarak Minami’nin kendisi hakkındaki söylentileri duymuş olması şaşırtıcı değildi, hiçbiri doğru olmayan bu iddiaları asla yüzüne soramamaları ise onların korkaklığıydı ve Ryusui’nin bu konuda hiçbir şey yapmak gibi bir niyeti yoktu. Canlı yayınlarda erkeklere karşı ilgisini ortaya seren birçok laf etmiş olsa da tek konuşulanın kadınlara karşı ilgisi olması onu şu dünyada sinir eden nadir şeylerden birisiydi. Onu “amcı” olarak nitelendiren, arkasından atıp tutan birçok ünlü isim vardı. Asla birilerine tüm varlıklarıyla değer vermenin anlamını anlamayacaklarını düşünüyordu Ryusui, bence haklıydı da.
Minami Senku’nun kulağına yaklaşarak bir şeyler fısıldadı. Senku göz devirip kulağını karıştırırken “Minami, ne dediğini kimseyi rahatsız etmediği sürece umursamıyorum. İsterse dünyanın en yavşak kişisi olsun gemilerden anladığı sürece sorun yok.” dedi. Minami neden Ryusui’den hoşlanmadığı hakkında bir şeyler anlatırken Ryusui iç çekti. “Senku’yla flört ederim benden o kadar rahatsız oluyorsan. Zaten spesifik olarak sana yürüdüğüm de olmadı, bence niyetlerimi yanlış yorumlayan sensin.” dedi Ryusui gergince sırıtırken. Ne kadar gergin olursa olsun yüz ifadesi asla bunu belli etmesine izin vermiyordu, hissettiği duygular ne kadar ekstrem ise gülümsemesi de o kadar geniş oluyordu. Bu yüzden birçok durumda yanlış anlaşılıyor, riskli durumlarda canına susadığının düşünülmesine sebep oluyordu.
Senku gülümsedi, “Benlik bir sorun yok, karşılık vermemi beklemediğin sürece istediğini yap.” dedi. Ryusui karşılık olarak gülümsedi, Senku’ya “Sağ ol!” derken parmağını havaya kaldırarak şıklattı.
Ryusui daha fazla bu tatsız tuzsuz ve yanık ekmekleri yemeye daha fazla dayanabileceğine emin değildi…
Her şeyi kendisinin yapmak hedefiyle geri geldiği dünyada daha yemeklerden zevk alamıyordu ki deniz yolculukları zevkli geçsin. Mürettebat dediğin uzun süre dayanan ama lezzetli yemeklerle gaza getirilirdi. Kendisi de kaptan olarak, tabii ki de, en iyisine layık olduğunu düşünüyordu. Burnundan soluyarak laboratuvarın önüne gidip parmaklarını şıklattı; kaşları çatık, nefes alış-verişi hızlı, sabrı fazlasıyla taşmıştı.
— Artık düzgün bir şefe ihtiyacımız VAR, dedi dizlerinin üstüne çökerek.
Dayanamıyordu, bu bilim krallığı onu ihtiyacı olan her şeyden mahrum bırakıyordu. Tüm küçük zevklerini özlüyordu: harçlığını Steam'den oyun almaya harcamak, François'ten ona favori tatlısını yapmasını istemek, havyar yemek, altın kaplı lolipopunu yalamak…
Tamam, belki o da biliyordu çok "küçük" zevkler olmadığını bunların ama… Bence ikincisi de gerçekleşmeye fazlasıyla müsaitti, hem de herkesin iyiliği için. Alışkın olduğu dokulara sahip yiyecekleri çiğnemeye çalışırken kusmamaya çalışmak gözlerinin dolmasına sebep oluyor, normalde güvenli yiyeceği olan bir şeyin doğru şekilde pişirilmediği için beynine durdurulamaz sinyaller göndermesi onu her şeye karşı daha da hassaslaştırıyordu. Böyle zamanlarda kendi kendini bile çekemez oluyordu. Cevabı beklerken derin, uzun soluklu nefesler aldı ciğerlerine.
— Canlandırma formülümüz yok, en son sana kullandık. Tabii eğer birkaç ay beklemeye hazırsan kuş pisliğinden yapabilirim, dedi Senku Ryusui'ye bakmadan. Ryusui'nin abartılı tepkilerini duymaya bayılıyordu, Gen'in kendisine neden arada "sadist" dediğini anladı.
— HAYIR. ŞİMDİ İSTİYORUM!! Dedi Ryusui Senku'nun sözüyle eş zamanlı olarak. Beklemek istemiyordu, yeterince çekmişti. Elleriyle yüzünü kapattı ağlanarak, kendine küçük bir gemi yapıp denizde kaybolsa ve aç kalarak ölse bu kadar acı çekmezdi. Belki yapabileceği bir seçenek olarak bu fikri de beyninin bir köşesine yazdı.
Sonra aklına Minami geldi, sırıtmasıyla yüzü kırışırken iki elinin parmak uçlarını ritmik bir şekilde birbirine dokundurdu. Minami krallığa bedavaya yardım ediyor olamazdı, denizci içgüdülerine göre bir karşılık gereği yapıyordu bunu. Muhabire seslenmek için telefonun yanına koştu.
Minami telefondan adını anan sesle bir anda irkildi, sesin kime ait olduğunu tutkulu ve bağıran sesinden anlamak hiç de zor değildi. Mikrofondan kaptana seslendi "Ne var?". Ryusui kıkırdayarak "Canlandırma formülü." dedi daha fazla açıklama yapma gereği duymayarak. Minami denizcinin ne dediğini anlamamışçasına "Ne?" dedi. Ryusui kahkaha atarak parmaklarını şıklattı, parlayan gözlerinin dışında parmaklarının etrafında da parıltılar uçuşuyordu adeta. Öksürerek boğazını temizledi:
— Canlandırma formülün olduğunu biliyorum. Eğer bana verirsen herkese leziz yemekler yapacak bir şef canlandıracağımı vadediyorum. Modern insanın damak zevkini tatmin edecek şeyler yemenin zamanı geldi!
— Ahh… Bende canlandırma formülü ne arasın ki?
— HA ha! Salağa yatmana gerek yok. Elinde olduğunu biliyorum, bu krallıkta birinde bulunacaksa o kişi sensin.
Gen Minami'nin yanına gelip elini kadının omzuna koydu. Tek gözünü kırparak hoparlörle mikrofonu ona devretmesini istedi. Minami bunun üzerine yavaşça ikisini de Gen'e verdi, bu sefer joker kart onun elindeydi. Kendini şımartmak için seçebileceği binbir türlü icadın içinden hangisini seçmesi gerektiği hakkında aklından geçen düşünceleri mutlulukla tarttı.
—Ohhh Senkucuğum!! İnanamıyorum, cidden yapacak mısın?
.
.
.
Ryusui kahyası François'in canlandırılacağının heyecanıyla etrafta koşuşturup dururken Ukyo bir ağacın dalına oturmuş şekilde gülerek onu izliyordu. Ryusui genelde yemeklerin tadını sevmediğinden çok fazla yemezdi de, okçu bu kadar enerjiyi nereden bulduğunu merak etmeden edemedi. Aşağı doğru bakarken, ayaklarını sallarken sordu; "Ryusui, kâhyandan bahsederken 'François' demiştin sanırım, kendisi Fransız mı?". Ryusui yavaşlayarak durdu, sonra birkaç adım geri geri gelerek bir robot gibi Ukyo'ya döndü, "Hm. Aslında hiç düşünmedim… Ama herhalde Japon ya. François mi Françoise mi onu da bilmiyorum, cinsiyetini de unuttum…" dedi. Ukyo bunu duyunca bir kaşını merakla kaldırdı, yıllarını geçirdiğin birinin cinsiyetini nasıl unuturdu ki insan? Ama Ukyo bu konuda öznenin kendisinden başka birilerini irdeleyecek son kişiydi bu yüzden aklından geçen soruları sonraya saklamaya karar vererek Ryusui'ye gülümsedi. Düşündüğü yönde, farklı bir şeyler olduğunu anlamıştı.
— Ama bildiğim bir şey varsa François dünyadaki en yetenekli kâhyadır ve tek önemli olan da bu, değil mi? Dedi Ryusui parmaklarını şıklatarak.
Kendi ismini seslenen François'in sesini duyunca bir çocuk gibi güldü ve sesin geldiği yöne doğru heyecanla döndü. François çoktan hazırda olan ekmeği incelemeye ilerliyordu, Ryusui çocukluğunda hep yaptığı gibi onu arkasından takip etmeye başladı. Ukyo bu görüntüyü izlerken gülümsemeden edemedi, aklında bir anne ördeğin ileriden yürürken arkasında şibiyinin takip edişinin görüntüsü canlandı. Tek fark ise yavru annesinden daha uzundu.
François fırının yanına ulaştığında yüzüne bir iğrenme sıfatı yayıldı. Kelime bilgisi dar olan birisi olmamasına rağmen bu feci manzarayı tarif etmek için yeterli bir kelime bulamamıştı. Mendiliyle ağzını ve burnunu kapattı. Yemeklerin ne kadar kötü olduğu konusunda François'in de onayını almış olmak Ryusui'yi hakl olmanın gururuyla doldurdu. Yemeklerin şokunu atlattıktan bir süre sonra François ağzıın açtı:
— En kısa sürede işe girişmek istiyorum, emriniz nedir?
Senku, François'in bu hızlı adapte oluşunu ve hemen harekete geçme isteğini beğenmişti. Keşke herkes bu kadar çabuk davranabilse diye düşünmeden edemedi. Sırıtarak "Uzun süre bozulmayacak, deniz yolculuğunda yiyebileceğimiz yemeklere ihtiyacımız var; bir diğer deyişle yol azığı." dedi. François Senku'nun önünde eğildi, "Anladım ancak daha net bir süre verebilirseniz sevinirim, ne kadar spesifik o kadar iyi olur." diyerek. Ryusui parmağını şıklattı "Deneyimden konuşursam, bir yıldan daha uzun süren yolculuklar mürettebat için dayanılmaz olur ve denizci hastalığı olarak bilinen skorbüt gibi olumsuz etkilere sebebiyet verebilir. Bu yüzden daha kısa olmalı." derken Senku da onun düşüncesine eşlik ederek "Ancak yarım yıldan da kesinlikle fazla dayanabilmeli." dedi. Sonra ikisi de beraber gürleyerek "O zaman on ay!" diye emretti. Ryusui Senku'ya dönerek "Beyinlerimiz aynı çalışıyor, bence birbirimize çok yakışıyoruz." derken bir gözünü kırptı. Senku cevap vermek yerine sadece güldü ve serçe parmağıyla kulağını karıştırdı. François gülümseyerek "Sizin için ne yapmamız gerektiğini kararlaştırdım, keçi sütünden Alman Noel ekmeği. Şimdi tek ihtiyacım olanlar gereken keçi sütü, kurumuş meyve ve ekmek yapmak için gerekli diğer malzemeler." dedi. Duyduğu yemek ismiyle koşullanmış bir köpek gibi çoktan ağzı sulanmaya başlamıştı Ryusui'nin, aklından amcasının yanında Noel'de François'in taze taze yaptığı ekmekleri yediği günler geçiyordu. Noel'in sıcaklığını– tabii bu sıcaklık Ryusui için sadece François'in sıcaklığından başka bir şey değildi, yine de o yalnızlık hissini dert etmiyordu– özlemişti biraz da. Chrome o anda ismini ilk kez duyduğu bu yiyeceğin nasıl bir şey olduğunu sordu; Ukyo ise ona Noel'de yapılan bir hamurişi olduğunu, eski zamanlarda yokluktan dolayı bozulmayan yiyeceklere ihtiyaç olduğu için ortaya çıktığını anlattı. Senku'nun doğum günü öncesinde Gen'in tüm köye Noel'in ne olduğunu anlatmış olması sayesinde Noel'in ne olduğu hakkında bir soru almadı neyseki.
Akşam olurken ihtiyaçları olan tüm malzemeleri toplamayı başarmışlar, François de ekmek yapmaya başlamıştı. Önce ellerindeki araç gereçlerin performanslarını ölçmek için test tepsisi dolduruyordu da denebilir. Ryusui her adımında kâhyasını takip ediyor, François de adımlarını detaylı bir şekilde Ryusui'ye anlatıyordu. Dışarıdan gören birisi bunu Ryusui'nin her şeyi teftiş etme isteğinden dolayı olduğunu düşünebilirdi ancak gerçek bundan tamamen uzaktı, Ryusui yemek yapmayı öğrenmeyi de arzulayacak kadar açgözlüydü sadece. Kaptan sonra kendisi de yapmayı denemek istediği için ona söylenenleri pürdikkat dinliyor ve her işlemi beyninin bir kenarına detaylı bir şekilde yazıyordu. Bu ekmek türünün yapılışını izlediği ilk zaman değildi ancak diğer zamanlarda Noel heyecanıyla asla dikkatle dinlemeyi başaramamıştı– dikkatle dinlemek denen şey zaten onun en büyük rakibiydi. Ryusui normal hayatının yavaş yavaş geri döndüğünü hatırlatan bu anda kalbinin içinde bir mutluluk hissetti.
Ryusui bazı yerlerde François'e yardım etmeyi teklif etti. François yardıma ihtiyacı olmasa da Ryusui'nin isteklerini reddetmeyi tercih etmezdi, herhalde reddetse de Ryusui ya saatlerce ağlar ya da cevabını umursamadan yine de işe girişirdi. Ayrıca birazcık yardımdan da hiç zarar gelmezdi.
François hamurun yoğuruluş aşamalarını Ryusui için bir kağıda yazıp ona verdi. Ryusui gülümsedi, François'in kesinlikle en sevdiği yanlarından birisi buydu, Ryusui'nin hayatını nasıl daha kolaylaştıracağını biliyordu. Hayatta en çok ihtiyacı olan şey de buydu, insanların onun hakkında en çok kaçırdığı şey. Hayatı her açıdan kolay modda oynamıyordu; bazı konularda normal insanlardan bile daha çok zorlanıyordu, örneğin sözel yönelgeleri takip etmek –ki Ryusui nörotipik insanların da bunu düzgün becerebildiklerini söylerken yalan söylediklerini düşünüyordu, çünkü sözel söylediği bir şeyi tamı tamına doğru yapan kimseyle karşılaşmamıştı, sadece unuttukları yerde doğru inisiyatifler aldıkları için cezalandırılmıyorlardı–. Ryusui kendisine verilen yönergeyi uygulamaya başlayarak hızla yapmaya başladı, Senku da ona katılmayı teklif etti, Ryusui gülümseyerek ona ne yapmaları gerektiğini kağıttan okuyarak anlattı.
Kâğıdın üstündeki yazıya bakarak ikisi de beraber yoğuruyorlardı. Ryusui "Bu hamuru yoğururken güçten daha çok hıza ihtiyacın var." dedi, Senku anladığını göstermek için kafasını salladı. Hamurdan bir süre kafasını kaldırdığında François'in yanında Ukyo'yu gördü. Ukyo'nun ağzının oynadığını görebiliyordu ancak ne dediği hakkında hiçbir fikri yoktu, "Keşke dudak okumayı da öğrenseydim, hem babamın benim hakkımda başkalarına dediklerini de öğrenebilirdim." diye geçirdi aklından. François Ukyo'ya kafasını salladı ve o da bir şeyler söyledi. Sonrasında Ukyo, büyük ihtimalle "Teşekkürler!" diyerek, ellerini beğeni işareti yaptı ve gülümseyerek François'in yanından gitti. François'in işine geri dönerken gülümsediğini görebiliyordu Ryusui, konuştukları şeyin ne olduğunu merak etti. François'e sormak istiyordu ama Ukyo için kaba olur mu bilemedi. O yüzden kafasını sağa sola sallayarak aklındaki düşünceleri dağıtıp hamuruna baktı. François ve Ukyo'ya baktığı sürede yavaş yoğurduğu için hamurun içindeki meyveler dışına çıkmıştı. Ryusui utançla iç çekti ve yeniden asıl yapması gereken hızda yapmaya geri döndü.
Ekmeklerin ocaktan çıkmasına birkaç dakika kala etrafı pişmiş hamurun güzel kokusu kapladı. Ryusui ve François ocağın önünde beklerlerken François ağzını açtı, "Efendi Ryusui, kâhyanız olarak kesinlikle Nanami Şirketi'ni geri getireceğim.". Ryusui kafasını salladı, bu sefer saf bir tutkuyla yönetilecek bir şirket olacaktı. Daha çocukları arasında ayrım yapmadan duramayan birinin yönettiği şirketten ne kadar yarar gelirdi ki? Bazı şeylerin değişmesi gerektiğinin kanıtıydı.
Ekmeklerin pişmesiyle beraber François ekmekleri ekmek küreğiyle çıkardı. El yakmayacak kadar soğuduktan sonra ekmekleri dilimledi ve herkesin önüne sundu. Herkes bir dilim almak için toplanırken Ryusui geride bekledi, herkesten sonra almak için bekledi. Ukyo bir dilim almak için sıraya geçerken bunu fark edince şaşırdı, modern ve lezzetli yemekler yemek için en çok acele eden kişi Ryusui'ydi ama şimdi yemeğe akın etmiyordu. Ukyo kendisine bir dilim aldıktan sonra Ryusui için de bir dilim aldı, sonrasında yanına giderek tabağı ona uzattı. Ryusui bu nazik harekete gülümseyerek tabağı aldı ve Ukyo'ya teşekkür etti. Ukyo Ryusui'nin kendisinin ısırmasını beklediğini tahmin ederek ilk kendisi yemeye başladı. Tadı tatlıydı ama fazla tatlı değil, ekmeği sertti ama fazla sert değil. Yine de önceden denediğinden daha sertti, bunun büyük ihtimalle daha uzun süre dayanılması için yapılmış bilinçli bir fark olduğunu tahmin ediyordu Ukyo. Ama… Ama uzun süreden sonra modern zamanların seviyesinde, hatta kendi hayat şartlarının daha üstünde bir yemek yemek… Ukyo ne zaman ağlamaya başladığının bile farkında değildi. Normallik hissini özlemişti. Gözündeki gözyaşlarını silerek ekmeği yemeye devam ederken Ryusui'ye baktı. Tatmin olmuş bir ifadeyle ekmeğinden minik ısırıklar alıyordu, gözlerinin çevresinde minik gözyaşları birikmişti ama sanki onları akmaktan durdurmaya çalışıyormuş gibi duruyordu. Sonra kafasını diğerlerine çevirdi, taşlaşmadan önceki dünyayı tanıyan herkes de kendisi gibi tepkiler veriyorlardı. Herkes eski dünyaya hasret kalmıştı, en küçük hazlarına bile.
Ukyo, Ryusui'ye dönerek "Ağlayabilirsin, sorun yok. Hepimiz bu tatların hasretini duyuyorduk. Ayrıca François'i canlandırttığın için teşekkürler. Cidden harika bir şef kendisi." dedi. Bunu duyan Ryusui bir süre Ukyo'ya şaşırmış bir şekilde baktı ve o parlak gülümsemesi yüzüne yayıldı. "Demiştim! François bu dünyadaki en iyi şef ve en iyi kâhyadır HA ha!" dedi ağzındaki lokmalara aldırmayarak. Ukyo gülümsedi, bir süre ellerindeki ekmekleri yerken sessizlik içinde yan yana durdular. Sonrasında Ukyo yemeğini bitirdikten sonra ağzını açtı:
— Senle hiç düzgünce tanışamadık sanırım Ryusui. Biraz daha resmi bir şekilde tanışmak istiyorum. Ben Ukyo Saionji. He/him pronounlarını kullanıyorum. Taşlaşmadan önce Japonya Deniz Öz Savunma Kuvvetlerinde gemi sonar görevlisi olarak çalışıyordum, ondan önce de Doğal Afet Arama Kurtarma Taburu'nda dinleme ve arama uzmanı olarak çalışıyordum. Genel olarak sesli ortamları sevmem, sessizlikten hoşlanırım.
Ryusui kendisini pronounları ile tanıtan biri görmenin sevinciyle gülümsedi. Kendini tanıtma sırasının onda olduğunu fark edince omuzlarını dikleştirdi, sanki bir tiyatroda sahneye ilk kez giren önemli bir karaktermişçesine. Öksürerek boğazını temizledikten sonra parmaklarını şıklatarak söze başladı.
— Ben Ryusui Nanami! Tüm pronounları kullanabilirsin, fark etmiyor bana. Nanami ailesinin ikinci çocuğuyum. Gemileri çok severim, partileri çok severim, HER ŞEYİ ÇOK SEVERİM!!
Sonra duraksadı, kendini tanıtmak için başka ne söyleyeceğini bilemeyerek;
— Ahh… Başka… Bilmiyorum… Bu kadar sanırım, dedi elini utanarak ensesine koyarken. Kendisi hakkında neyden bahsetmesi veya bahsetmemesi gerektiğinden emin olamıyordu.
Ukyo güldü. Sorun olmadığını belirtmek için kafasını iki yana salladı. "Sorun değil, anlıyorum. Ben de söyleyecek çok bir şey bulamadım sonuçta." dedi Ryusui'yi yatıştırmak için. Birbirlerine baktılar, sanki ikisinin beyinleri arasında bir şeyler cuk oturmuştu birbirine. İkisi de birbirini çok iyi anlayacak kişiler olduklarını anladılar, senkronize bir şekilde sırıttılar.
O sırada François yanlarına geldi ve Ryusui'ye sordu, "Efendim, istediğiniz kadar lezzetli miydiler?". Ryusui hevesle evet anlamında kafasını salladı, "Harikaydılar!! Taşlaşmış dünyada bile performansından hiçbir şey kaybetmemişsin." dedi. François nezaketle gülümsedi ve "Size hizmet etmek bir zevktir." diyerek eğildi. François doğrulup daha fazla yemek pişirmeye gidecekken Ryusui ağzını açtı, "Bu arada, ikinize de sormamda sakınca yoksa… François ekmekleri fırına götürürken sen ve François ne konuşuyordunuz?" diye sordu François ve Ukyo'ya. François ağzını küçük bir "o" şekline getirirken gözlerini Ukyo'ya doğru çevirdi. O anda "Oh!" dedi Ukyo, "François'e 'Non-binary misin?' diye sormuştum sadece." diye cevapladı. François bunu doğrulamak için "Mhm." diyerek kafasını öne doğru eğdi. Ryusui "Ah. Anladım! Sadece merak etmiştim." diye cevapladı. Ukyo "Sorun değil." dedi.
François başka yemekler pişirmeye gitmeden önce sordu, "Efendim, benden başka bir isteğiniz var mıdır?". Ryusui "Hayır." diyerek kafasını salladı. François giderken Ryusui de daha fazla dayanamayarak kalan ekmekleri yemek için koştu. Ukyo bu manzaraya bir kahkaha attı ve şapkasını düzelterek kaptanın ekmekleri ağzına afiyetle tıkıştırışını izledi.
