Actions

Work Header

Bahşedilmeyen Bir Hayata Özlem

Chapter 2

Notes:

Beklettiğim için üzgünüm 。⁠◕⁠‿⁠◕⁠。
Bu kurgu için rayına oturtmam gereken bazı fikirler vardı. Son birkaç günde bunları düşündüm ve bunlar çok daha sonraki bölümler için.
Bu bölüm biraz olaysız, bu yüzden gerçekten ne yazacağımı bilemedim. Ekrana boş boş baktığım anlar yaşadım. Ama sanırım, zor olan kısmı atlattım. Sıfırdan samimiyet kurmak. Bu ikisini nasıl gerçekçi bir şekilde aşık edeceğim konusu beni biraz bunalttı. Yazarken çok sıkıldığım anlar oldu ve sizin de sıkıcı bulmanızı istemedim.

Taekjoo'nun abisine bir isim bulmak için korece isimlerin anlamlarını açıklayan bir internet sitesinde uzun uzun gezindim. Sonuç: Chaewon. Anlamı: Başlangıçlar. Bu isim anne ve babaları için özel bir anlam taşıyor ama bu da başka bir bölüm ortaya çikacak bir şey. :)

İyi okumalar!

(See the end of the chapter for more notes.)

Chapter Text

Ertesi sabah kahvaltıdan sonra Taekjoo, günlük antrenmanını yapmak için odasından çıktı. Bugün misafirlere odalarında yemek servisi yapılmıştı. Dışarda, arenada, öğleden sonraki gösteriler için hazırlıklar yapılıyordu.

Merdivenlerden inerken birinin ona seslendiğini duydu. Saat henüz erkendi, Taekjoo’nun alışılmış disiplini nedeniyle kendisi daha erken kalkardı. Çoğu kişi şu an ya odasında kahvaltı yapıyordu ya da dün gece içkiyi fazla kaçıranlar uyumakla meşguldü. Onu çağıranın kim olduğunu görmek için arkasına döndü.

“Prens Taekjoo! ”

Prens Yevgeny, üst kattaki koridordan merdivene doğru ilerlerken ona seslendi. Yüzünde bir gülümseme vardı.

Taekjoo onun yanına gelmesini bekledi.

“İyi sabahlar. ”

“Size de iyi sabahlar. ”

Yevgeny yanına geldiğinde karşısında durdu.

“Sizi gördüğüme sevindim. ”

Taekjoo’nun kaşları şaşkınlıkla kalktı.

“Öyle mi? ”

“Rica etsem bana saray kütüphanesine kadar eşlik edebilir misiniz? ”

Taekjoo kısa bir an düşündü ve sorun olmayacağına karar verdi.

“Neden olmasın, buyrun. Beni takip edin. ”

Kütüphane sarayın güney cephesindeki ayrı binadaydı. İki yapı arasına taş bir köprü inşa edilmişti. Sarayın gürültüsünden uzak daha izole bir yerdi.

“Kitaplara ilgili misiniz? ”

“Evet, zamanımın çoğunu çalışarak geçiririm. Farklı türler hakkında bilgi almayı ve deneyimlerini keşfetmeyi seviyorum. ”

“Bu bilgilerle ne yapıyorsunuz? ”

Yevgeny, kendisinden şüphelenildiğini düşünerek çatılmış kaşlarıyla ona baktı.

“Ne demek istiyorsunuz? ”

“Affedersiniz, onu kastetmedim. Demek istediğim, bu bilgilerin çalışmalarınıza ne gibi katkısı var? ”

“Kıtadaki her halkın çevresiyle olan ilişkisi farklı. Hayvanlar, bitkiler, canavarlar… Her bölgede bunların farklı faydalanma ve başa çıkma yöntemleri var. Ben bunları inceleyerek çıkarımlar yapmayı ve bunlardan faydalanmayı seviyorum. Halkıma faydalı sonuçlar sağlıyorum ve ayrıca bu tür uğraşlardan keyif alıyorum. Kimsenin işe yaramaz bir prense ihtiyacı yok. Görevlerimi yerine getirmeliyim. ”

Taekjoo beceriksizce gülümsedi. Böyle bir cevap duyacağını pek beklemiyordu.

“Sizi takdir ediyorum ancak halkınız hanenizin en küçük çocuğu olarak size karşı büyük bir beklenti içindeler mi? Demek istediğim elbette herkes hanedanın ülkeye faydalı olmasını ister ama siz bunun için henüz küçük değil misiniz? ”

Bu soru Yevgeny’I farklı bir ruh haline soktu. Sessizleşti. Taekjoo ne olduğunu anlamadı.

“Sizi incitecek bir şey mi söyledim? ”

Yevgeny kesik bir nefes aldı, irkildi. Ona kısa bir gülümseme verdi. Önüne bakarak yürümeye devam etti.

“Hayır, endişelenmeyin. Her şey yolunda. ”

Bir süre sessizleştikten sonra, Yevgeny tekrar konuştu.

“Haddimi aştığımı düşünmezseniz, merak ediyorum da, abinizle olan ilişkiniz nasıl? ”

Taekjoo böyle bir soruyu beklemiyordu. Şaşkınlıkla kaşları çatıldı, ağzı hafifçe açık kaldı.

“Abimle ilişkim nasıl mı? Ihm… bazen tartışıyor ve kavga ediyoruz, hatta çoğu zaman. Ama iyiyiz, yani birbirimizden nefret etmiyoruz. Neden bunu sordunuz ki? ”

Yevgeny, ona merakla baktı. Daha ileri gidip gitmemek arasında kaldı ama merakına engel olamadı.

“Bağışlayın, dün gece odamda dinlenirken bahçeden seslerinizi duydum da. Merakıma engel olamadım. Kavga ediyor gibiydiniz, hatta ona kaba hareketlerde bulundunuz ama abiniz karşılık vermedi. ”

Taekjoo ne demek istediğini anlayarak yüzü yumuşadı.

“Ah, ondan bahsediyorsunuz. Her zamanki halimiz, arada birbirimize sataşır sonra hiç bir şey olmamış gibi devam ederiz. ”

“Bunu saygısızca bulmuyor musunuz? Peki ya ebeveynleriniz? ”

“Hayır, neden öyle olsun ki? Annem ve babama gelince, bazen uslu durmamız gerektiğinde bizi durduruyorlar ama onun dışında bir şey yapmıyorlar. Onların yanındayken daha sessiz oluruz zaten. Bu size fazla mı geliyor? ”

“Ben… Bize hiçbir şekilde saygısız davranmamak öğretildi. Aile veya başka biri, fark etmiyor. Bu çok uygunsuz. ”

Taekjoo onun neyden bahsettiğini bu sefer anladı. Ve bu ona çok tuhaf ve saçma geldi.

“Bu sizi rahatsız etmiyor mu? Ailenizle yalnız olduğunuz da bile böyle misiniz? ”

“Elbette. Saygımızı sadece kalabalık önünde değil, her an göstermeliyiz. ”

Yevgeny, bunun her hâlükârda yapılması gereken şey olduğunu bilerek cevap verdi. Taekjoo bunun biraz tuhaf olduğunu düşündü ama bir şey demedi. Sadece başını salladı ve meseleyi uzatmamayı seçti.

Kütüphaneye vardıklarında Taekjoo onun için kapıyı açtı ve içeri girdiler. Kütüphane büyük, güneş alan camlara sahipti. İki katlı ve yüksek tavanlıydı ve kahverengi tonlarındaydı. Raflara dizili kitaplar, duvar boyunca uzanıyordu. Karşıda spiral şeklinde, meşeden yapılmış bir merdiven vardı. Birkaç masa ve sandalye cam kenarlarına yerleştirilmişti.

“Öğleden sonraki gösteriye katılacak mısınız? ”

Yevgeny etrafı incelerken hafifçe başını salladı.

“Evet. Katılmam icap eder. ”

“O zaman orada görüşürüz.”

“Evet, görüşürüz. Eşlik ettiğiniz için teşekkür ederim. ”

“Rica ederim. Keyfinize bakın. ”

Taekjoo saygıyla eğildi ve kapıyı kapatıp çıktı. Bogdanovların nasıl olduğunu bilirdi ama formaliteleri bu kadar abartılı uygulamaya gerek var mıydı? Birbirlerine karşı nasıl bu kadar soğuk olabiliyorlardı? İç çekerek başını iki yana salladı ve oradan uzaklaştı.

“Ne tuhaf bir aile. ”

-

Öğleden sonra arenada gösteriler devam ediyordu. Sıradan okçuluk ve mızrak yarışları, Taekjoo’ya çok sıkıcı geliyordu. Yarışmacılara eleştirel bir gözle bakıyor, bazen takdir ediyor bazen de burun kıvırıyordu. Kalabalıktan çıkan tek tük tebrik ve onaylamayan sesler yükseliyordu.

Sonunda asıl heyecanlı kısma sıra gelince Taekjoo beklentiyle gülümsedi.

“Şimdi, sonuncu ve en eğlenceli gösteriye hazırlanın. Prens Chaewon, bir drake ile dövüşecek! ”

Sunucunun yaptığı açıklama kalabalıkta heyecanlı ve tedirgin fısıltılara neden oldu. Devlerin çoğu küçük yaştan itibaren avlanma için eğitilirdi. Bu, bölgeye uyum sağlama için gerekliydi. Chaewon da, oldukça deneyimli bir avcıydı. Taekjoo’dan iki yaş büyüktü ve 2.66 metre boyundaydı.

Chaewon, avlanma için özel olarak yapılmış keskin bıçaklardan yapılmış bir zincir ve devasa kılıcıyla arenaya çıktı. Kalabalıktan cesaretlendirici tezahüratlar yükseldi. Ama onun cesarete ihtiyacı yoktu. Bu defalarca yaptığı bir şeydi. Tehlike söz konusu değildi.

Hazır olunca işaret verdi ve drake serbest bırakıldı. Hücrenin ağır parmaklıkları yukarı çekildi ve tedirgin bir bekleyiş başladı. Drake usulca hücresinden çıktı. Bu, henüz yetişkinliğe ulaşmamış genç bir canavardı. Kuyruğunun ucundan başının tepesine kadar uzunluğu 6 metreydi. Yerden yüksekliği ise 3 metre. 4 bacağı vardı ve kanatsızdı. Devasa ve kaslı yapısı oldukça göz korkutucuydu.

Drake, ağır adımlarla ilerledi, etrafına baktı. Kalabalık beklentiyle nefesini tuttu. Chaewon kılıcını elinde çevirdi. Canavarın dikkati ona döndü.

Canavar ona doğru atıldı. Chawon kılıcını ön bacaklarından birine savurdu. Drake öfkeyle kükredi. Hızla üzerine atladı. Chaewon son anda yana sıçradı ve zincirini canavarın bacağına doladı. Tüm gücüyle çekti ve zincir önce etin kesilmesinin sesiyle kemiğe kadar indi. Bacağı tamamen kopmadı ama işlevsiz hale gelmişti. Bacağından dökülen kanlar etrafa sıçradı. Canavar acı içinde kükredi ve devasa ağzı onu yemek için açıldı ve başının yana doğru eğdi.

Chaewon zincire asılıp kendini canavarın altına ittirdi kılıcını çetesinin altından sapladı. Fışkıran kan yere doğru aktı. Vakit kaybetmeden kılıcı çekti, altından çıktı ve zinciri toplayıp tekrar savurdu. Zincir fırlayıp döne döne ağzının etrafına dolandı. Sertçe çekti ve canavarın kana bulanmış çenesi kapandı. Chaewon onu aşağı çekti ve üzerine zıpladı. Başının tepesine tırmandı ve kılıcını sapladı.

Canavarın kükreyişi tekrar duyuldu. Bu sefer kükreyişi gittikçe boğuklaştı. Bedeni titredi ve yere yığıldı. Yavaş yavaş titremesi kesildi ve sonunda tamamen hareketsiz kaldı.

Önce sessizlik oldu, sonra güçlü tezahüratlar yankılandı. Herkes hayranlık ve şaşkınlık içinde kalmıştı. Coşkulu bir heyecan etrafı sardı.

Chaewon kılıcını çıkardı ve yere zıpladı. Eğildi ve gülümseyerek kalabalığı selamladı.

Taekjoo sırıtarak iç çekti. O herif bütün gün bundan bahsederek onunla uğraşacaktı.

-

Akşam yemeğinden sonra, balo salonuna misafirler akın etti. Ülkenin en iyi müzisyenleri ve şarkıcıları bu gece için davet edilmişti. Rengarenk kıyafetler, kahkalar ve müziğin sesiyle salon hoş bir atmosfere bürünmüştü.

Taekjoo, Chaewon'la birlikte kalabalıktan uzakta gülerek sohbet ediyordu. Biraz sarhoştular, ama akılları hala yerindeydi. Öyle olmasa kahkahaları salonda yankılanır, neye güldüklerini bilmeden birbirlerini ittirip yere düşürür ve sonra daha fazla gülerlerdi.

Chaewon birini gördü ve seslendi.

“Hey, Jongwoo. Buraya gel, bize katıl. ”

Yoon Jongwoo, büyükelçinin oğluydu, 12 yaşına yeni girmişti. Taekjoo ve Chaewon, onunla uğraşmayı severlerdi. Chaewon'un Taekjoo'ya yaptığı gibi onunla şakalaşırlardı ama Jongwoo biraz çekingendi. Onu korkutup kaçırmak istemezlerdi.

Jongwoo babasının yanından onlara doğru baktı. Chaewon buraya gelmesini işaret etti. Jongwoo bir an tereddüt ama sonra yanlarına gitti.

“Jongwoo, bugünki performansımı beğendin mi? Taekjoo daha kısa sürede yapabileceğini söylüyor, saçmalıyor değil mi? Hadi ona söyle. Beni dinlemiyor. ”

Taekjoo cevabını duymak için ona doğru baktı. Jongwoo'nun gözleri ikisi arasında gezindi.

“Lütfen beni bu işe karıştırma sunbae. Taekjoo hyung antrenmanda canımı okur. ”

“O mu? O sana hiçbir şey yapamaz. Senin arkanda ben varım. ”

“Daha önce onu yenebildin mi ki? ”

“Kalbimi kırıyorsun Jongwoo… ”

Taekjoo Jongwoo'nun sırtını patpatladı.

“Yakında ava çıkacağız. Benim yanımda daha iyi olursun. ”

“Ama sen çok atılgan davranıyorsun. Sana uyum sağlayabilen biri var mı? ”

“Çok fazla şikayet ediyorsun Jongwoo. Karar ver, birimizi seçmek zorundasın. İki kişiyi aynı anda idare edenlere ne denir biliyor musun? ”

“Siz benim sevgilim değilsiniz hyung! Beni böyle arada bırakmayın. ”

“Ya birimiz ya hiç Jongwoo. ”

“Evet, seçimini yap. ”

“Bizden daha iyisini bulamazsın. ”

“Kaybeden sen olursun. ”

“Tamam tamam susun lütfen! Chaewon hyung’u seçiyorum. ” Jongwoo ikisini de susturmak için teslim olur gibi ellerini kaldırdı.

“İşte bu! Doğru seçim Jongwoo. ”

Chaewon Jongwoo'nun boynunu kavrayıp kendine çekti. Taekjoo gözleri kısılmış bir hâlde Jongwoo’ya bakıyordu. Kadehinde kalan içkiye tek seferde içti ve masaya bıraktı.

“Yarın antrenmanda görüşürüz Jongwoo. ” Omzunu patpatladı ve yanlarından ayrıldı.

Jongwoo onun gidişini izlerken hayıflandı. “Bittim ben. ”

Taekjoo alt kattaki mutfağa inmişti. Çakırkeyif bir haldeydi ve hazırlanan atıştırmalıklardan yiyiyordu. Balo salonunda sevdiği yiyecekler bitmişti ve burada daha rahat hissediyordu.

Mutfağın kapıdan uzak bir köşesinde kendi halinde oturuyordu. Ta ki içeri başka biri girene kadar. O kişi yanına kadar yürüdü. Taekjoo kafasını kaldırıp ona baktı. Bu Yevgeny idi.

Yevgeny ona gülümsedi masanın yanında durdu.

“Size katılabilir miyim? ”

Bu çocuk onu takip mi ediyordu? Önce sabah ki karşılaşma şimdi de bu. Amacı neydi? Taekjoo ona şüpheci bir bakış attı. Ama Yevgeny gülümsemeye devam etti.

“Tabii, buyrun lütfen. ”

Yevgeny sandalyeyi çekti ve yanına oturdu. Taekjoo ona yediği atıştırmalıklardan verdi.

“Beni takip etmiyorsunuz değil mi? Sürekli karşılaşmamız tesadüf olamaz.”

Yevgeny verdiği yiyeceği inceledi ve küçük bir ısırık aldı.

“Öyle olsa bundan rahatsız olur muydunuz? ”

“Ne amaçladığınıza bağlı. ”

“Çevremle ilişkimi iyi tutmaya çalışıyorum. Yoksa sıkıcı mıyım? ”

Taekjoo başını iki yana salladı. “Öyle olduğunuzu söylemedim. ”

“Bunu duymak güzel. Bugün abinizi izlemek çok keyifliydi. Etkileyici bir gösteriydi. ”

Taekjoo’nun kaşları hafifçe çatıldı.

“Kan sizi rahatsız etmedi mi? ”

“Hayır, neden öyle olsun ki? Kırılgan birine mi benziyorum? ”

“Öyle değil. Dün akşam yemin töreninde sizi gördüm. Pek iyi görünmüyordunuz. ”

Yevgeny'nin kaşları kalktı. “Ah ondan bahsediyorsunuz. Hayır, o an biraz dalıp gitmiştim. Önemli bir şey değil. ”

Taekjoo pek ikna olmamıştı. Şüpheci bir bakışla ona bakmaya devam etti.

Derken Yevgeny birden öksürmeye başladı. Taekjoo onun kızarmış yüzünü görünce nefes borusunun tıkandığını düşündü. Aceleyle mendilini çıkardı ve ona verdi.

“İyi misiniz? Boğazınıza mı kaçtı? ”

Taekjoo ayağa kalkıp müdahale etmek üzereydi ki Yevgeny kafasını mendilden kaldırdı ve iyi olduğunu işaret etti.

“İyiyim. Sadece, çok acıydı. Boğazımı yaktı. ”

Taekjoo şaşkınca ona baktı. Acı mı? Bu mu? Birden bu ona komik geldi ve kıkırdamaya başladı. Yevgeny yaşarmış gözlerle somurtarak ona baktı. Taekjoo gülmesini bastırmaya çalışarak ona bir bardak su uzattı.

“Özür dilerim. Kendimi tutamadım. Bu o kadar acı değil oysa, bu bile sizin için fazla mı? ”

Yevgeny suyu iştahla içti. Rahat bir nefes verdi ve bardağı bıraktı.

“Evet, acı yiyemiyorum. Bunun bu kadar komik olduğunu da bilmiyordum. ”

Yevgeny kırgın bir sesle cevap verdi. Taekjoo gülümsedi ve ona başka bir tabak uzattı. Tabakta kırmızıya yakın parlak renkli, üzerinde kremaya benzer bir şey yerleştirilmiş bir yiyecek vardı. ”Bunu alın. Tadı güzel. ”

Yevgeny ona hala şüpheleyle bakınca Taekjoo kendini savundu.

“Kandırmıyorum, gerçekten. Güvenin bana. ”

Yevgeny tabakla bakıştı. Bir parça aldı ve tereddütlü bir şekilde ağzına attı.

Taekjoo tepkisini inceledi. Yevgeny yavaşça çiğnedi. Gözleri kocaman oldu.

“Çok güzel! Nedir bu? ”

“Ayva tatlısı. ” Taekjoo tabağı tam önüne yerleştirdi. Yevgeny kendinden geçmiş bir şekilde tatlıya yumuldu. Şerbetin yoğun yapısı ve kaymak ağzına bulanmıştı. Ama o an nezaket kurallarını önemsemiyordu. Odağı dilinde enfes bir tat bırakan yiyeceği, bir lütufmuş gibi, doya doya yemekti.

Taekjoo'nun dudaklarının kenarında minik bir kıvrılma oldu. Sonra biraz daha, biraz daha ve o küçük tebessüm güzel bir gülümsemeye dönüştü. Yevgeny bu şekilde – katı formalite ve kurallara boğulmamış, içinden geldiği gibi davrandığı halde – çok daha normal görünüyordu. Gerçek bir çocuk. Şu an kim olduğunu umursamayan, çok da önemi olmayan, tek arzusu önündeki tatlı olan bir çocuk.

Yevgeny tabağı bitirdiğinde dudağında kalan kaymağı diliyle yaladı. Damağında kalan güzel tada memnunca gülümsedi. Taekjoo'ya baktı ve yüzündeki gülümsemeyi gördü.

“Teşekkür ederim. Çok lezzetliydi. ” Yevgeny ona keyifle parlayan gözlerle bakıyordu. Taekjoo sessizce onu inceledi.

“Neşelenmek size çok yakışıyor. ” diye mırıldandı. Ağzından öylece, dürüstçe çıkıverdi.

Yevgeny dudakları hafifçe aralandı. Bunu böyle bir anda duymayı beklemiyordu. Sessizce birbirlerine bakmaya devam ettiler. Taekjoo iç çekti.

“Ailenizle hiç basit, neşeli bir an yaşamadınız mı? ”

Yevgeny kirpiklerini kırpıştırdı. “Ben…” Ne diyeceğini bilemedi. Kelimeler ağzından çıkmıyordu.

Taekjoo sandalyesinde ona doğru hafifçe eğildi.

“Bakın, prens Yevgeny, haddim olmadığını düşünebilirsiniz ama bence aile içi ilişkileriniz normal değil. Siz bu şekilde büyüdüğünüz için sorun yok gibi görünebilir. Sizler zayıflıklarınızı saklama konusunda inatçı olabilirsiniz ama bu durum sizi içten içe çürütüyor. Türlerimizin bu kadar anlaşamamasının sebebi bu. Sizin amaçlarınız ve yaşayışınız bizimkine hiç uymuyor. ”

Yevgeny sessiz kaldı. Taekjoo onun gözlerinin içine baktı ve daha da yaklaştı.

“Bence siz de bundan hoşlanmıyorsunuz. Haksız mıyım? Henüz küçüksünüz ve size dayatılan kurallara bağlısınız, onları savunuyorsunuz. Ama gerçekten böyle olmasını istiyor musunuz? ”

Yevgeny düşüncelere dalmıştı. Evet, durumdan memnun değildi. Ama bunu düzeltemezdi, yapamazdı işte. Nasıl yapabilirdi ki? Karar çoktan başkaları tarafından verilmişti. O bunu değiştiremezdi. Ona izin verilmezdi. Taekjoo hiçbir şey bilmiyordu.

“Endişeniz için teşekkür ederim. Gerçekten. Ama bu o kadar kolay değil. ”

Taekjoo’nun kaşları çatıldı. “Neden olmasın ki? Baş kaldırmak sizi korkutuyor mu? Onların fikirlerine katılmadığınızı göstermek sizin için zor mu? ”

Yevgeny gözlerini kapayıp iç çekti. “Anlamıyorsunuz. Kolay değil çünkü mesele sadece benimle ilgili değil. Kendi başıma karar verebileceğim bir şey değil. ”

Taekjoo gerçekten anlamıyordu. Bu kadar önemli olan ve inatla tartışmaya açık olmayan şey neydi? Yevgeny neden sürekli bu konuda suskun kalıyor ve kendini sınırlıyordu, gerçekte sebep neydi? Merak Taekjoo’nun içini kemirmeye başlamıştı.

“Neden bana sorunun ne olduğunu anlatmıyorsunuz? Belki size yardımcı olabilirim. ”

Yevgeny ona baktı. Yardımcı olmak mı? Hayır, kimse ona yardım edemezdi. Hiç kimse.

Sandalyeden kalktı ve gitmeden önce son kez ona baktı.

“Gerçekten bu mesele sizi ilgilendirmiyor. Saat geç oluyor, odama geçmek istiyorum. İyi geceler. ”

Cevap vermesini beklemeden hızlı adımlarla uzaklaştı. Taekjoo arkasından bakakaldı. Bir şeyler çok tuhaftı. Ya bu sadece ailenin saçma derecede takıntılı yapısı idi ya da çok daha farklı bir şey vardı. Taekjoo kaşları çatılı bir halde onun gitmesini izledi.

Yevgeny hızla odasına çıktı. Kapısını sertçe kapattı ve pencereye ilerledi. Camı açarak yüzünü serin havaya maruz bıraktı. Derin nefesler aldı. Olmuyordu. Sakinleşemedi. İç çekerek elini bolo kravatındaki taşa uzattı. Taşı sıkıca kavradı ve tekrar derin bir nefes aldı.

Aldığı nefesi bu sefer sakince verdi, yavaşladı. Parmakları gevşedi. Rahat nefesler alıp vermeye devam etti.

Saçmalıktı. Tamamen saçmalık. Kwon Taekjoo saçmalıyordu. Ona göre bütün bunlar büyük bir mesele değildi, ona göre bu çok kolaydı. Hayır, hiçte öyle değildi. Hiçbir zaman olmamıştı.

-

“Kılıcı çok fazla sıkıyorsun. Ne diyorum sana, ne çok sıkı ne çok gevşek. Bu şekilde çok hızlı yorulursun. ”

“O kadar güçlü vuruyorsun ki kılıç elimden uçup gidiyor. Böyle yapmazsam silahsız kalırım. ”

“O zaman kalkanını kullan. ”

“Çok kolaymış gibi konuşuyorsun. ”

“Çabalamazsan asla kolay hale gelmez, Jongwoo. ” Taekjoo tane tane konuşarak bunu ona anlatmaya çalıştı.

“Bu gereksiz değil mi? Zaten yeterince savaşçımız var. Bazılarımız diplomasi ile ilgilenebilir. Babamın yanında daha iyi çalışıyorum. Belki de savaşçı olmak bana göre değildir. ”

Taekjoo onun kalkanına sert bir darbe indirdi. Konuşmaktan dikkati dağılan Jongwoo hazırlıksız yakalandı ve yere yığıldı. Sırtı yere çarpınca acıyla inledi. Taekjoo ona yaklaştı ve kalkanın üzerinden ona baktı.

“Nerede çalışacağın önemli değil. En azından dövüşmeyi bilmen gerek. Bu senin kendi iyiliğin için. ”

Ona elini uzattı ve kalkmasına yardım etti. Jongwoo sızlanarak ayağa kalktı. “Bugünlük yeterli değil mi? Daha fazla devam edemeyeceğim. ”

Taekjoo ona kılıcını uzattı ve eline tutuşturdu. “Hayır. Madem Chaewon'u seçiyorsun, seninle olan antrenmanlarımın tadını çıkarmalıyım değil mi? ” Sahte bir gülümsemeyle ona baktı. Jongwoo hayıflanarak kılıcı eline aldı.

“Saatlerdir burdayız, en azından ara verelim. Lütfen… ”

Aciz yalvarışı Taekjoo’nun iç çekmesine sebep oldu. Bu şekilde devam edemeyeceklerdi.

“İyi. O zaman git ve bunları yerlerine geri koy. Güzelce dinlersen iyi edersin. ”

Jongwoo rahat bir nefes alacak gülümsedi. Yalpalayarak kılıcını ve kalkanını silah odasına geri götürdü.

Onun gitmesini izlerken Taekjoo bir kenara oturdu ve yüzünü güneşe çevirdi. Gözlerini kapadı. O da biraz yorulmuştu. Öğle vaktiydi ve güneş tepedeydi. Efordan terlemiş ve ısınmış bedenini dinlerdirdi.

Bugün bahçede düzenlenen bir tiyatro gösterisi vardı. Katılmak zorunda değildi bu yüzden antrenman sahasına gelmişti. Burası bahçeden uzaktı, kalabalığın sesi ulaşmıyordu. Bedeninden yayılan ısıyı hissedebiliyordu. Kulaklarında hafif bir uğultuyla derin nefesler aldı.

Jongwoo geri dönüp duş alıp temizleneceğini, onun da çok sürmeden kalkmasını söyledi. Taekjoo bir şey söylemeden sadece başını salladı. Uzaklaşan ayak seslerini dinledi.

Yaklaşık iki dakika sonra ayak sesleri tekrar duyuldu.

“Ne oldu, bir şey mi unuttun? ”

Jongwoo cevap vermedi. Taekjoo arkasını dönüp ona baktı.

Gelen kişi Jongwoo değildi. Yevgeny idi.

Taekjoo’nun kaşları çatıldı. Onu görmeyi hiç beklemiyordu. Burada ne işi vardı?

“Merhaba? ”

Yevgeny cevap vermedi. Ona bakmaya devam etti. Tiyatro gösterisini seyrediyordu ama sıkılmıştı ve aklı bulanıktı. Saraya geri dönmeye karar vermişti. Ama adımlarının onu nereye götürdüğüne bakmadı. Nereye gittiğini bilmeden yürümeye devam etti. Kılıç sesleri duyunca trans halinden çıkıp merakla buraya yönelmişti.

“Merhaba. Ben… Buralarda yürüyordum ve sesler duydum. Bakmak istedim. ”

Taekjoo başını salladı sadece. Yevgeny hala ayakta öylece duruyordu ve birbirlerine bakmaya devam ediyorlardı. Taekjoo da ne yapacağını bilmeyen bir halde öylece duruyordu. Sonunda tuhaf sessizliği bozmak için boğazını temizledi.

“Şey… Oturmaz mısınız? ”

Hemen sonrasında kendi söylediği şeye içinden güldü. Evet, onun gibi bir elf temiz kıyafetlerini kirletmek uğruna toprağa otururdu zaten.

Ama onun düşüncelerinin farkında olmayan Yevgeny oturdu. Taekjoo’nun şaşkın gözlerle ona baktı. Yevgeny bacaklarını çaprazlayarak duruşunu düzeltti.

“Her gün antrenman yapıyorsunuz sanırım. ”

Taekjoo başını salladı. Birbirlerine bakmadan oturmaya devam ettiler.

Bir süre sonra Taekjoo iç çekti ve ensesini kaşıdı. “Dün için özür dilerim. Sanırım çok üstünüze geldim. ”

Yevgeny yavaşça başını iki yana salladı. “Buna gerek yok. Sizin suçunuz olan bir durum yoktu. ”

Öyle diyorsan öyle olsun, diye geçirdi içinden Taekjoo. Garip sessizlik devam etti. Taekjoo kalkıp gitmeli miydi?

“Az önce çalıştığınız kişi kimdi? ”

Taekjoo ani soruyla ona baktı. “Ah, o mu? Büyükelçinin oğlu. Benim ve abimin arkadaşı olur. ”

Yevgeny yüzünü ona çevirdi. “Ona siz mi eğitim mi veriyorsunuz? ”

“Yani, bazen. Neden sordunuz ki? ”

“Birine eğitim verebilecek kadar deneyimli misiniz, bu yaşınızda? En az abiniz kadar yetenekli olmalısınız. ”

“En az onun kadar mı? Ondan çok daha iyiyim. Bana karşı tek bir kez bile kazanamadı. ”

Yevgeny'nin başı merakla yana eğildi. “Gerçekten mi? Sizden çok daha büyük ve güçlü görünüyor.

“Görünüşe bu kadar takılmayın. Aldığınız eğitim, tekniğiniz ve inancınız asıl önemli olan. Siz bile doğru eğitimle iyi bir noktaya gelebilirsiniz. ”

“Ben bile mi? Az önce görünüşün önemli olmadığını söylediniz. ”

“Evet, ama zayıf göründüğünüzü ima etmedim. ”

“Ne demek istediniz o zaman? ” Yevgeny çatılı kaşlarla ona baktı. Taekjoo onun huysuz bir bebeğe benzediğini düşündü.

“Yani savaşması gereken değil de korunması gereken kıymetli birine benziyorsunuz. ”

“Kıymetli mi? ”

Taekjoo başını salladı. “Evet. Ve bunu zayıf olduğunuzu düşünerek söylemiyorum. Yaşınıza göre etkileyici bir büyü yeteneğiniz var. ”

“Gerçekten öyle mi düşünüyorsunuz? ”

Taekjoo samimiyetle başını salladı.

“Benim bildiğim kadarıyla küçük yaştaki elfler henüz potansiyellerini istedikleri gibi kullanabilecek düzeyde büyü yapamazlar. Ama siz bunu çok rahatlıkla yaptınız. ”

Yevgeny'nin yüzü yumuşadı. Bir gülümseme yavaşça dudaklarına yerleşti.

“Teşekkür ederim. ”

Becerilerinin övülmesini ve takdir edilmesini seviyor, diye düşündü Taekjoo. Yevgeny'nin bu hali, ona karşı nazik ve yumuşak davranma isteği uyandırdı içinde.

“Peki siz? Büyünün dışında savaş eğitimi alıyor musunuz? ”

“Büyü gücüne sahip olduğumuzdan yakın dövüş için özellikle eğitim verilmez. Ama mana potansiyelini arttırmak için bedenimizi de güçlü tutmak gerek. Bunun için antrenmanlar yaparız. ”

“Yani kılıç kullanmayı bilmiyorsunuz. ”

Yevgeny başını salladı. “Evet, bilmiyorum. ”

Taekjoo ona gülümsedi. “Öğretmemi ister misiniz? Gerek olmadığını düşünüyor olabilirsiniz ama bu daha güçlü bir beden ve temiz bir zihin ister. Bu sayede daha iyi gelişebilirsiniz.”

Yevgeny bunu düşündü. “Haklısınız ama, yarın geri dönüyoruz. Önümüzdeki bahara kadar karşılaşmayacağız. ”

Taekjoo omuz silkti. “Belki. Ama eğer kendiniz çalışmaya devam ederseniz seneye tekrar karşılaştığımızda daha iyi olacaksınız. ”

Yevgeny'nin gözleri şakacı bir tavırla kısıldı.

“Yani, daha sonra görüşmeyi planlayacaksak, bu arkadaş olduğumuz anlamına mı geliyor? ”

Taekjoo kıkırdadı. “Evet, sanırım öyle oluyor. ”

Gülümseyerek birbirlerine baktılar. Taekjoo ayağa kalktı ve ellerini silkeledi.

“Peki, şimdi başlamak ister misiniz? ”

“Zaten kendi antrenmanınızı yeni bitirdiniz, yorgun değil misiniz? ”

“Pek sayılmaz. Jongwoo biraz uyuşuk olduğu için o kadar da yorulmadım. ”

Yevgeny dişlerini göstererek güldü. Taekjoo kalkmasına yardım etmek için ona elini uzattı.

Bir an baktıktan sonra, Yevgeny elini kavradı ve ayağa kalktı. “O zaman, arkadaş olduğumuza göre bana Zhenya diyebilirsin. ”

Taekjoo'nun kaşları çatıldı. “Zhenya mı? ”

Yevgeny onayladı. “Evet Zhenya. Bu sadece, kendi ismimi kullanmaktan daha iyi. Bu şekilde daha rahat olurum. ”

Taekjoo cevap vermeden bunu düşündü. Sonra iç çekerek tuttuğu elini sıktı.

“Tamam, öyle olsun Zhenya. Sende bundan sonra bana sadece Taekjoo diyebilirsin. ”

Zhenya, keyifle gülümsedi. O da elinin kavrayışını sıkılaştırdı.

“O zaman benimle gel. Önce sana uygun bir kılıç bulmamız gerek. ”

Taekjoo, hala elini bırakmayarak, onu silah odasına doğru götürdü.

Kapıyı açtı ve içeri geçtiler. İçeride; duvarlara asılmış kılıçlar, baltalar, mızraklar, hançerler vardı. Yan tarafta düzgünce dizilmiş yaylar ve okların yerleştirildiği cephanelik çantaları duruyordu. Diğer yanda boy boy kalkanlar dizilmişti.

Taekjoo duvara ilerledi ve bir kılıca doğru uzanıp eline aldı.

“Bunu bir dene. ”

Zhenya, ona yaklaştı ve kılıcı sapından tuttu. Kılıç ona ağır geldi ve düşürmemek için hemen diğer eliyle birlikte tuttu. Taekjoo onaylamayarak başını iki yana salladı.

“Fazla ağır. Onu alayım. ” Bir eliyle kılıcın metal kısmından tutarken diğer elini Zhenya'nın elinin üzerine koydu. Zhenya dikkatlice sapını bıraktı.

Taekjoo kılıcı yerine bıraktı ve başka birini aldı. “Bir de bunu dene. ”

Bu kılıç öncekinden biraz daha kısaydı. Zhenya bunu da eline aldı. Denemek için kılıcı savurdu. Ancak kontrol edemediği ağırlık dengesizliği onu neredeyse düşürüyordu. Taekjoo refleksle onu belinden tuttu ve düşmesini engelledi. Bu kılıcı da elinden aldı ve yerine koydu.

Sonuncusunu alırken mırıldandı. “Sanırım şu anlık tek seçeneğimiz bu. ”

Bu bir kılıç bile değildi. Uzun bir tahta sopaydı, ama Zhenya için uygundu.

“Gerçek bir kılıç kullanmak şu an mümkün değil, kendini yaralayabilirsin. Önce bununla kılıcı nasıl kullanacağını öğretmeliyim. ”

Zhenya elindeki sopaya somurtarak baktı. Taekjoo onun bu ifadesine hemen müdahele etti.

“Böyle yapma. Bu anlaşılır bir durum. Geri döndüğünde kendine uygun boyutlarda bir kılıç yaptır ve onunla pratik yap. Tekrar karşılaşacağımız zamana dek daha iyi olacaksın, söz veriyorum. ”

Zhenya iç çekti ve başını salladı. Taekjoo kendine de bir sopa aldı ve odadan çıktılar.

Taekjoo onun karşısına geçti ve pozisyon aldı.

“Şimdi, bana vurmayı dene. ”

Zhenya ona baktı. Sopasını tereddütle kaldırıp ona doğru savurdu. Taekjoo hızlıca hamlesini karşıladı ve onu engelledi.

“Nasıl yaptığımı gördün mü? Bunu denemeye çalış. ”

Zhenya başını salladı ve sopasını geri çekti. Taekjoo sopayı ona doğru savurdu ve Zhenya ani saldırı karşısında onu beceriksizce karşıladı.

“Kötü değil. Doğru yapmadın ama reflekslerin iyi görünüyor. Tekrar deneyelim. ”

-

Yaklaşık iki saat boyunca çalıştılar. Zhenya onu inceliyor, beceriksizce yapmaya çalışıyordu. Pek bir ilerleme kaydedememişlerdi ama biraz daha iyiydi. En azından Zhenya yavaş yavaş hareketleri zihnine oturtuyordu.

Terli ve yorgun bir şekilde Zhenya yere oturdu. Derin nefesler alarak soluklanmaya başladı. Yeleğini üzerinden çıkarmış, temiz bir yere koymuştu. Sadece açık gri renkli gömleği ve pantolonuyla duruyordu.

Taekjoo onun nefeslerini dinledi. Kendisi de biriken yorgunluğu hissediyordu. O da Zhenya'nın karşısına oturdu ve ikisi de terli halde birbirlerine bakarak nefeslendiler.

“Bugünlük yeterli. Temizlenip dinlensek iyi olur. ”

Zhenya başını salladı. Orada bir süre daha oturup, sessiz ve sakin bir halde birbirlerine bakmaya devam ettiler.

Güneş tepeden çekilmiş batıya doğru ilerlemeye başlamıştı. Taekjoo sonunda iç çekerek ayağa kalktı. Zhenya'ya elini uzattı, o da elini sıkıca kavrayıp yorgun bir iniltiyle kendini yukarı çekti. Bedenini çekmenin kuvvetiyle bir anlığına ona yaslandı. Taekjoo elini sırtına uzatıp yerleştirdi. Birkaç saniye ne yaptıklarını pek önemsemeden, birbirilerine yaslı halde durdular.

Taekjoo derince bir nefes aldı ve elini ondan çekti. Zhenya da iki adım geri çekildi.

Taekjoo gökyüzüne bakıp mırıldandı. “Geç olmaya başladı. ”

Zhenya başını salladı ve yeleğini bıraktığı yerden aldı. Taekjoo da sopaları geri götürdü.

Zhenya onu beklerken yüzünü güneşe çevirdi ve gülümsedi. Yorgun ve terliydi ama bedenindeki gerginliğin gittiğini hissediyordu. Daha hafif, daha huzurluydu. Keşke hep böyle olsaydı.

Taekjoo geri döndü. Zhenya'nın ifadesini görünce dudakları kıvrıldı.

“İyi görünüyorsun, çalışmak hoşuna mı gitti? ”

Zhenya ona dönüp başını salladı. Bu hali Taekjoo'ya sevimli geldi ve onun saçlarını şakayla karıştırdı. Sırtına hafifçe vurdu.

“Hadi gidelim. ”

Zhenya içinde kıvrılan sıcak ve yeni bir şey hissetti. İfadesi yumuşadı ve Taekjoo'nun peşinden gitti. İkisi yan yana saraya geri döndüler.

-

Ertesi günün erken saatlerinde, misafirler hazırlanmış arabalarına binmek üzereydi bu yüzden sarayın girişinde bir kalabalık vardı. Taekjoo usul gereği orada durup onları uğurlamak için hazırda bulunması gerekiyordu. Odasından çıkıp merdivenlere yöneldi.

Koridorda ilerlerken Zhenya'yı gördü. Odasından çıkıyordu. Yanında eşyalarını taşıyan eşlikçileri vardı.

Taekjoo ona seslendi. Zhenya durup ona baktığında yüzünde bir gülümseme yer aldı. Yanındakilere ilerlemeye devam etmelerini söyledi.

Taekjoo ona yaklaşırken Zhenya'da ona doğru ilerledi.

“Gitme zamanı geldi. ”

Zhenya başını salladı. “Daha fazla kalmak isterdim. ”

Taekjoo gülümsedi ve başı hafifçe yana eğildi. “Öyle mi? Burayı çok mu sevdin? ”

“Elbette burası oldukça güzel. Ama henüz bir arkadaş edinmişken daha fazla vakit geçirmek isterdim. ”

Taekjoo'nun ifadesi yumuşadı. “Bunu duymak güzel. Eğer istersen, bana yazabilirsin. ”

Zhenya'nın gülümsemesi genişledi, gözleri büyüdü. “Gerçekten mi? ”

“Evet, sana cevap yazarım. ”

“Güzel. Kesinlikle yazacağım. ”

Taekjoo onun saçlarını karıştırdı ve Zhenya kıkırdadı. “Bu ne? Neden saçımı dağıtıp duruyorsun? ”

Taekjoo omuz silkti. “Bilmiyorum. İçimden geliyor, karşı koyamıyorum. Ama bu benim ilgimi gösterme yöntemlerimden biri. Rahat ol. ”

Zhenya bunu duyunca içindeki o sıcak his tekrar kımıldadı. “Tamam o zaman. ”

Birlikte merdivenlerden indiler. Taekjoo dışarı çıkıp merdivenlerden indi. Chaewon onun geldiğini görünce huysuz bir ifade ve ksıık gözlerle ona baktı.

“Dün hemen kaçıp gittiğin için bütün günü ben idare etmek zorunda kaldım. Babamın toplantıyla meşgul olduğunu biliyordun değil mi? Bu yüzden ortadan kayboldun. ”

Taekjoo yarım ağızla sırıttı. “Ee, eğlendin mi bari? ”

“Ah tabi eğlendim. O kadar aristokrat ve soylunun arasında tek başıma durmak çok eğlenceliydi. ”

“En büyük prens olarak bu senin görevin değil mi? Hem bende meşguldüm. Jongwoo ile antrenmanım vardı. ”

“Evet, onu yorgunluktan kılını kıpırdatamayacak hale getirmişsin. Ne yaptın ona? ”

Taekjoo masumca omuz silkti. “Hiçbir şey. Her zamanki eğitim. ”

“Hm, eminim öyledir. ”

Bir süre sonra, geri dönüş hazırlıkları tamamlandıktan ve eşyalar arabalara yerleştirildikten sonra, misafirleri uğurlama merasimi başladı. Hepsine aynı otomatik iyi dilekler ve güvenli bir yolculuk geçirmelerini söyledi.

Taekjoo Zhenya'nın elini tuttuğunda sahici ve samimi gülümseme dudaklarında belirdi.

“Seneye görüşmek üzere. ” Zhenya geniş bir gülümsemeyle elini sıktı.

“Görüşmek üzere. Kendine iyi bak. ”

“Öyle yapacağım. Sende kendine iyi bak. ”

Elini bıraktığında, Zhenya geri dönüp gitmeden önce bir an daha ona baktı. Arkasını döndü ve arabaya doğru ilerledi.

Taekjoo onun gitmesini izlerken abisi omzuyla onu dürttüğünde dikkati dağılıp ona baktı.

“Ne var? ”

“Birisi, o benim arkadaşım değil, demişti yanlış hatırlamıyorsam. ”

“Belki de yaşlanıyorsundur. ” Chaewon kafasının arkasına vurdu.

“Benden bir şeyler kapmaya başlamışsın, aferin. ”

“O zaman neden vuruyorsun ucube? ”

“Çünkü ben yine de senin abinim, sevgili kardeşim. ”

“Maalesef. ”

“Çok kabasın. ”

“Sende çekilmezsin. ”

“Susun artık. ” Annesi olaya müdahale edince birbirlerine öldürücü bakışlar atmakla yetindiler.

Arabalar konvoy halinde bahçeden çıktılar. Serin hava yaprakları uçurdu, ağaç dallarını kıpırdattı. Babası derin bir iç çekip arkasını döndü.

“Sonunda. Evim güzel evim. Mutfağa iniyorum tatlım, benimle gelmek ister misin? ”

“Hohyun, yeni kahvaltı yaptın. ”

“Hala açım. Lütfen, bana eşlik et. ”

Annesi söylenerek arkasından gitti. Chaewon usulca mırıldandı.

“O çöreklerden kalmış mıdır? ”

Taekjoo bir şey demeden ona baktı. Aniden arkasını dönüp içeri doğru hızla ilerledi.

Chaewon arkasından seslendi ve peşinden gitti. “Bekle! Bana da bırak bücür! ”

 

 

 

 

Notes:

Ayva sahnesini yazarken aklıma Hürrem geldi :D
Düşüncelerinizi belirtmeyi unutmayın!

Notes:

Lütfen düşüncelerinizi belirtin 🥺